2019_Ocak
45 TJK’NIN SESİ OCAK 2019 Sadece bu ailelerde değil, ortalama geliri olan her ailenin, bir veya daha fazla atı olurdu ve yarışlara at hazırlarlardı. Hilalüzzaman, Saad, Kemiyetülırak gibi meşhur kan hatlarına sahip birçok at vardı. Hatta, Yılmaz ve Kahraman Ailesi, 800 altına “Kuruş” hattından ortak bir tay almışlardı. Şimdiki gibi küçük altınlardan da değil, günümüzde değeri 30 - 40 bin Lira olan altınlardan... O zamanlar, 800 altın ile 5000 - 6000 dönümlük bir köyü satın alabiliyordunuz. Rahvan yarışları da “Ziyaret Yarışları” adı altında düzenlenirdi. Mardin’de şehit düşen sahabe efendilerimizin ve evliyaların türbeleri vardır. Onları anmak için her yıl panayır havasında geçen bir anma günü düzenlenir. Oraya gelen herkes, adağını keser ve sofralar kurar. Daha sonra, herkes birbirini bu sofralara davet eder. Yemek faslı bittikten sonra, “Ey ‘falanca kişi!’ Sana meydan okuyorum... Atına güveniyorsan, buyur in sahaya!” diye seslenir. Atına güvenen kişi de sahaya çıkar ve yarışır. Bu böyle sürer, gider. Kimi yerde 1 gün, kiminde ise 3 veya 5 gün sürer. Bu gelenek, Diyarbakır - Silvan’da yaklaşık 1000 yıldır devam eder ve 17 Mayıs’ta düzenlenir. Geçmişte, at kullanımı çok yaygındı. Koyun ve sığır sürüleri atlar ile kontrol edilirdi. Biz de bu işlere yardımcı olması için çok daha dayanıklı olan Rahvan atlarını tercih ediyorduk. Çünkü, ata hem yükümüzü yüklüyorduk hem de kendimiz biniyorduk. Bu şekilde, 300 - 350 kilogram civarında bir yük ile kilometrelerce yol alabiliyorduk. Safkan Arap ve İngiliz atları ile bunu yapma şansımız olmuyordu. Rahvan atların bir başka özelliği de ihtiyaç halinde iki gün iki gece durmaksızın yürüyebilmeleridir. “Konaklama” ve “Konak” isimleri atların dinlenme esasından gelir. Safkan Arap ve İngiliz atları, her 30 kilometrede bir dinlendirilirmiş. Ticaret için seyahat eden kervanlar da her 30 kilometrede bir “konak”larmış. Bizim bölgemizde atçılığın gelişmesi açısından en büyük engel, mera olmayışıdır. Eskiden Mezopotamya Ovası’ndaki meralarda on binlerce at otlardı. Bizim köyümüzde, bazı yerlerde “bağ bozumu” denilen, bizde ise “bostan sökümü” olarak adlandırılan zamanda atları salardık. Ta ki 4 - 5 ay sonrasında buğdaylar bir karış boya ulaşana kadar da tutmazdık. Nadas alanlarında da büyük at sürüleri oluşturulur, bu sürüyü kontrol edecek bir çobanla anlaşılırdı. Günümüzde ise, bu ovadaki bütün araziler köylüye verilip, ekim alanı yapıldı. Dağlık kesim ise ya orman yapıldı ya da kamuya tahsis edildi. Bu kadar ata, kapalı alanda bakmanın imkanı yok. Ayrıca, merada yetişen bir at ile sınırlı alanda yetişmiş bir atın metabolizması çok farklı olur. Biz de daha güçlü oldukları için yamaç diplerinde yetişen atları tercih ederdik. O atlar, yamaca inip - çıktıkça güçlenirdi. Sürekli çalışan ve hareket eden bir insan ile tabiri caizse, beşikte büyüyen bir insan aynı olabilir mi?
Made with FlippingBook
RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=