2019_Kasim

24 TJK’NIN SESİ KASIM 2019 Yazı dilinin üstesinden geleceksiniz, bir tarzınız, oturmuş bir üslubunuz olacak, ayrıca sinema tarihine de vâkıf olacaksınız, ele aldığınız filmin kategorisine ait geçmiş zaman ürünlerini bileceksiniz, kıyas yapacak bir birikiminiz olacak vs... Öte yandan diğer sanatlardan da haberdar olacaksınız. Sosyoloji, psikoloji, hatta gerektiğinde matematik, fizik, kimya bile bileceksiniz... Ki, bu kadar donanımla zaten sizi “sinema yazarlığı” ya da “eleştirmenlik” kesmez, yazı - çizi alanında başka türde eserler de verebilirsiniz (öykü ya da roman gibi elbet) Ama tabii izlediğiniz bir film hakkında bir tweet atıp sosyal medya üzerinden de eleştirmenlik yapmanız mümkün. Çünkü yaşadığımız çağın ritüelleri içinde bu türden eleştirmen olmak da gayet normal… Yolunuz Veliefendi ile nasıl kesişti? Valla hayatımda Veliefendi’yi ilk kez Radikal Spor Şefi olduğum dönemde verilen bir davette ziyaret etmiştim. Dönemin TJK Yönetimi gazetelerin ve televizyonların Spor Şeflerini ve Editörlerini ağırlayıp, görüş alışverişinde bulunmak istemişti. Bu vesileyle de daha önce fotoğraflarından bildiğim ya da birkaç yerli filmde görüntülerine rastladığım Veliefendi’yi dünya gözüyle görme şansına eriştim. Bir de birkaç yıl önce Galatasaray efsaneleri olan rahmetli Bülent ve Reha Eken kardeşlerle bir bayram söyleşisi yapmıştım. Bu iki eski İstanbul Beyefendisi, söyleşiyi daimi olarak takıldıkları Veliefendi’de yapmak istediklerini belirtmişlerdi, ben de oraya gitmiş ve röportajı gerçekleştirmiştim… Bir spor adamı gözüyle at yarışları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Benim için at yarışları imgesi elbette filmler sayesinde oluşmuştur. Mekânın mimarisi, yarışın ritüeli, jokeylerin rengârenk giysileri vs. ile genel ambians her yaştan insan için çekicilikler barındırır. Bu tabii işin görsel yanı ama meselenin asıl can alıcı kısmı elbette talih oyunları kimliğidir. Doğrusu, hayatta hiç at yarışı oynamadım ama belleğimde müşterek bahislere ait iki derin iz var. Biri şu: Üniversite sınavının iki aşamalı olmasına ilk kez bizim dönemimizde karar verilmişti. Yıl 1981’di ve uygulama şöyleydi: İlk sınava kendi şehrinizde giriyorsunuz, eğer ikincisine girmeye hak kazanırsanız belli merkezler var, ikincisine oralarda giriyorsunuz. Ben de ilkine Bursa’da girmiş ve kazanmıştım, ikinci sınav Marmara Bölgesi’nin merkezi kabul edilen İstanbul’daydı. “Rahmetli” babam ile sınavın bir gün öncesinde İstanbul’a gelmiştik. O gece amcamın oğlunda kalacağız ve ertesi sabah ben sınava gireceğim. Lakin ev halkı bir yere gitmiş, dönmelerini beklerken pederle birlikte bir kahveye girdik. Meğerse o gün “Gazi Koşusu” varmış. Oturduk seyrettik ve ben daha önceden duyduğum, bildiğim ama kendimi böylesine kaptırmadığım yeni bir heyecanın varlığından haberdar oldum. Bir diğer iz ise şuydu: Yaşar teyzemin oğlu Gürol Abi, çok küçükken Galatasaraylı olmamı sağlayan iki kişiden biriydi (diğeri babamdı). Yıl 1982 ya da 1983 olmalı. Zonguldak’taki çocukluk günlerinin ardından yıllar sonra İstanbul’da buluşmuştuk; ben artık üniversite birinci sınıfta öğrenci, o ise bir kamu kurumunda çalışan memurdu. Kendisini çalıştığı yerde ziyaret etmiştim, birlikte öğle yemeğine çıkarken, masasının üzerindeki cam yüzeyin altında bir cümle görmüştüm. Sonradan bir “klasik” olduğunu anlayacağım bu cümlede “At koşar, baht kazanır” yazıyordu. Bütün saflığımla bu ifadenin ne anlama geldiğini sordum Gürol Abi’ye. O da açıkladı. Kendisi belki de ailemizdeki tek at yarışı meraklısıydı. Sorunun tam cevabını nasıl verebilirim bilmiyorum ama çok da hâkim olduğum bir alan değil, tabii ki herkes kadar ünlü jokeyleri, çok tanınan atları biliyorum. Ama hali hazırda bazen televizyonda yayımlanan yarışlara göz atmamın ve özellikle de “Gazi Koşuları”nı izlememin dışında özel bir ilgimin olduğunu söylemem, bu işin ustalarına, hastalarına ayıp olur. Yaklaşık 11 yıl süren Radikal Spor Servisi maceram eşliğinde şunlardan bahsedebilirim: Elbette “Gazi Koşuları”na özel yer verirdik. Bazen de dünya atçılık tarihine geçmiş efsane atların ya da jokeylerin öykülerini sayfalarımıza taşırdık. Kişisel olarak belki şu duyguyu paylaşabilirim. Çok beklenen yarışlar (mesela “Gazi Koşusu”) bende atletizmdeki 100 metre kategorisinin hissiyatını yaşatır. Örnek vermek gerekirse özellikle Usain Bolt’un faal sporculuk döneminde koşacağı 100 m yarışını herkes gibi merakla beklerdim. Ama doğası gereği o mesafenin alınması o kadar kısa sürede gerçekleşirdi ki, sanki her seferinde ağızlarda, zihinlerde yarım bir tat kalırdı. Çünkü diğer spor dallarına hâkimseniz, oradaki sürelerin uzunluğu sizde başka bir izlenim kültürü geliştirmiştir. Futbolda maçlar 90, hatta bazen 120 dakikadır; keza basketbolda en az 40 dakikalık bir oyun süresi vardır (NBA farklı tabii...). Ya da voleybolda en az üç set, olmadı beş setlik bir oyun düzeninin parçası olursunuz. Tenis; orada da seyirci kimliğiyle benzer şekilde uzun sürmesi muhtemel bir mücadelenin tanığısınızdır. Oysa at yarışları hemen biter ve müptelasıysanız, hemen yenisinin, bir sonrasının karşısına geçersiniz… Hem dünya sinemasında hem de Türkiye sinemasında, unutulmaz başarılara imza atmış ya da büyük kahramanlıklar göstermiş olan atlar hakkında birçok film çekildi. Bu yapıtların herhangi bir ortak yönü var mıdır? Bu konuda son dönemlerde bizde de vizyona girmiş iki önemli filmin ekseninde bir şeyler söylemek isterim. Bu yapıtlara ilişkin daha önce kaleme aldığım yazıdan alıntılar yapayım: “Spor filmleri” denen tür ya da kategoride yer alan yapımlarda bazen takım oyunları bazen de bireysel çöküş ve başarı öyküleri perdeye taşınır. Sinema temelde bir özdeşleşme sanatı olduğu için bireysel öyküler elbette daha fazla ilgi çeker; bu açıdan da özellikle Hollywood hem Amerikan halkının futbola ilgisi hem de takım oyunu olma özelliği nedeniyle sahaya pek girmez, bunun yerine kendi kıtasına özgü sporların peşine düşer. Ama asıl olarak bir spor filmini kalıcı kılan, uğradığı liman, ele aldığı kategori ne olursa olsun, galiba arka planındaki sosyolojik derinliktir. Gary Ross’un, ülkemizde 2003 yılında vizyona giren “Seabiscuit”i işte böylesi

RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=