2019_Kasim

23 TJK’NIN SESİ KASIM 2019 Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? 1964, Zonguldak doğumluyum. İlkokulu üç ayrı şehirde; Zonguldak, Balıkesir ve Bursa’da tamamladım. Ortaokul ve Lise eğitimimi eski bir köy enstitüsü olan Arifiye Öğretmen Okulu’nda aldım. Üniversiteyi ise İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde okudum. Bitiremedim, hâlâ tek dersim var ama mimarlık bürolarında, şantiyelerde çalıştım. Yoluma “çizerek” değil, “yazarak” devam etmem gerektiğini düşünürken 1989 Eylül’ünde bu fikrimi hayata geçirecek bir fırsat buldum ve basına geçtim. Erkekçe dergisiyle başlayan serüven bugünlere kadar taşındı. Birçok dergi ve gazetede çalıştım, Meslek hayatım boyunca Erkekçe, Arkitekt, Antrakt, Aktüel, FHM, Radikal ve son olarak da Hürriyet olmak üzere farklı takımlarda forma giydim... Doğrusu, bugüne kadar yaşadığım mesleki serüvenden memnunum. Hep doğru yerlerde, doğru ekiplerle hareket ettiğim kanısındayım. Kendi fikirlerimden, doğru bildiklerimden bugüne kadar taviz vermeden meslek hayatımı sürdürdüğüme inanıyorum; umarım bundan sonra da aynı çizgiyi koruyabilirim… Çeşitli gazete ve dergilerde spor müdürlüğü, editörlük, yazarlık gibi görevlerde bulunmanın yanında kaleme aldığınız film eleştirileriniz ile tanınıyorsunuz. Bizimle sinema eleştirmenliğine başlama öykünüzü paylaşır mısınız? Çocukluktan beri çok film izlerdim. Ama doğrusu o dönemlerde sinema eleştirmenliği diye bir meslek olduğunun elbette farkında değildim. Filmler, izleyene bir duygu geçirir. İster eleştirmen ister sıradan bir izleyici olun o duygu eni konu aynıdır; eleştirmen sadece o duyguyu daha detaylı tarif eder; neden beğendiğini ya da beğenmediğini yazı sanatının sınırları içinde aktarmaya çalışır. Kalemi tutan kişinin başka disiplinlerle, hayatın farklı alanlarıyla ilişkisi de eleştirinin derinliğini, kalitesini belirler. Benim için asıl mesele yazmayı bilmektir. Eğer yazı işinin üstesinden gelebiliyorsanız, ister spor ister sinema ister edebiyat ister mimarlık üzerine kalem oynatın, fark etmez... Metniniz bir şekilde okur bulur, takdir edeni, üzerinde tartışanı çok olur… Ben yazmak istiyordum; sinema üzerine yazmak da işin zevkli kısmıydı. Çünkü film seyrediyorsun ve onun üzerine ahkâm kesiyorsun. Mesleğe Erkekçe dergisinde başladım; bu bir anlamda işin mutfağını da tanımamı, bilmemi sağladı. Sonrasında hep işin bu cephesinde oldum. Muhabirlik, yazarlık, editörlük derken hem mutfakta olmak hem de yazı işinde deneyim kazanmak, zamanla ustalaşmak insanı meslekte bir yerlere taşıyor tabii. Erkekçe’de çalışırken arada bir küçük eleştiri mahiyetinde yazılarım çıkıyordu ama “eleştirmen” kimliğini daha çok o dönem salonlarda parasız dağıtılan Sinema Gazetesi ve Antrakt Dergisi sayesinde üzerime geçirdim. Sonrasında Sabah Grubu’nda çalışmaya başladım, burada Aktüel Dergisi gerçek adresimdi ama grubun diğer dergilerinde de sinema sayfalarını genelde ben kaleme alıyordum. Bir dönem Yeni Yüzyıl ve akabinde Yeni Binyıl’da da sürekli sinema yazarlığı yaptım. Radikal’de Spor Servisi çatısı altında çalıştım ama 2002’den 2013’ün sonuna kadar sürekli olarak sinema yazarı kimliğiyle eleştiriler kaleme aldım. 2014’ün başından beri de Hürriyet’te yoluma devam ediyorum. Ama asıl görev tanımım editörlük; yazı okuyorum, zaman zaman söyleşiler yapıyorum... Bir film izlendikten sonra, herkesin o film hakkında olumlu ya da olumsuz bir fikri vardır. Film eleştirisi herkes tarafından yapılabilecek bir şey midir? Sinema, birçok yönüyle futbolu andırır. İki disiplinde de popüler olanlar, bağımsız karakterliler, profesyonel takımlar, amatörler, ekiplerin (eserlerin) yaratıcıları (yönetmenler, teknik direktörler), icracıları (oyuncular), para koyanları (yapımcılar, başkanlar), izleyenleri, kitlelerle buluşma yerleri (salonlar, statlar, televizyon ekranları) vardır. Ama asıl benzerlikleri, haklarında herkesin fikir sahibi olmasıdır. Özellikle de bizim ülkemizde... Herkes teknik direktördür ve futbolu herkesten daha iyi bilmektedir. Sinema da böyledir; herkes bir yönetmen ya da senarist kadar bu sanatı bilir. Eleştiri ise bence giderek ölmekte olan bir yazı türüne dönüşmektedir. Çünkü artık sosyal medyanın hâkim olduğu bir dünyanın parçasıyız ve kimse uzun yazılar yazmak ya da okumakla vakit kaybetmek istemiyor. Yakın geçmişte 140, şimdilerde ise 280 karakterle hayatın her alanı hakkında değerli fikirlerini paylaşıyor. Bu ortamdan elbette sinema da payını alıyor ve filmler, “Beğendim, beğenmedim” yargılarıyla, ya göklere çıkarılıyor ya da yerin dibine sokuluyor. Eleştiri meşakkatli bir şey ve kimse zamanını bu uğurda harcamak istemiyor. Filmler (ve de diziler) de bir an önce tüketilip yenilerine için arayışa çıkılacak duraklar (ya da limanlar) sanki. Sanat, asıl itibariyle üzerinde uzun uzun düşünmeye, yazılıp çizilmeye değer bir şey. Üstelik yazıya soyunduğunuzda, işin içine başka kriterlerin de girmesi gerekiyor; bir eser sosyolojik, psikolojik ya da ideolojik unsurlardan, farklı bakış açılarından beslendiği ölçüde zamana direnebilir, sonraki kuşaklara da seslenme ihtimalini üzerinde barındırır. Ama günümüzde bu türden yapıtların (sadece sineme alanında değil elbet, edebiyat, müzik, tiyatro gibi başka disiplinler de aynı dertlerden mustarip) sayısı çok az ne yazık ki... Toparlarsak, bir film hakkında herkesin bir fikri olabilir ama bunu bir eleştiri yazısına dönüştürmek için belli bir birikime sahip olmanız gerekiyor. Kalemi tutan kişinin başka disiplinlerle, hayatın farklı alanlarıyla ilişkisi de eleştirinin derinliğini, kalitesini belirler... Sinema, birçok yönüyle futbolu andırır. İki disiplinde de popüler olanlar, bağımsız karakterliler, profesyonel takımlar, amatörler, ekiplerin yaratıcıları, teknik kadro, icracılar, para koyanlar, izleyenler ve kitlelerle buluşma yerleri vardır...

RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=