2020_Subat

kadar bir disiplin kazandırdılar. Daha önce ülkemizde grafik tasarım terimi yoktu. Grafik tasarımcıların yaptıkları işleri, ülkemizde “Cağaloğlu Ressamları” denilen piyasa ressamları yaparlardı. Profesyonel anlamdaki grafik tasarım bölümü de Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu ile birlikte geldi ve ülkemizde birçok ilke imza atıldı. Örneğin, ülkemizde pek bilinmeyen olan iç mimarlık, moda tasarımı gibi yenilikler getirdiler. Hem kullanım seramiğini hem de endüstriyel seramiği oturttular. Bir de salt resim değil de dekoratif olan resim hakkında birçok teknik öğrendik. Resmi, binaların iç ve dış cephelerinde tamamlayıcı unsur olarak kullanırken vitray, duvar resmi, sgraffito gibi birçok teknik hakkında eğitim aldık. İlk mezunlar da çok iyi işler yaptılar. Fakat, günümüzdeki adı Marmara Üniversitesi olan bu okulda verilen eğitimler, giderek dekoratif resimden çok salt resim eğitimine döndü. Ben hem Grafik Sanatları Bölümü’nden mezun oldum hem de kariyerimi bu bölüm üzerine yaptım. Grafik tasarımı resim sanatından kopuk mudur diye sorarsanız; hayır değildir çünkü biz temelde bir sanatı öğrenip onun üzerine diğer sanat disiplinlerini oturtuyorduk. Grafik tasarımını seçme nedenim de o yıllarda grafik tasarımcılığının iyi para kazanılan bir meslek olmasıydı. Hayatınızı resim çizerek kazanmanız mümkün değildi. Hocalarımız bile birkaç tane resim yaparlardı ve aynı resimlerle birçok farklı sergiye katılırlardı. Türkiye’de o yıllarda, henüz resim satın alma geleneği de yoktu. Galeriler çok azdı ve onlar da zar zor geçiniyorlardı. O yıllarda yaşayıp da günümüzde ünlü olan ressam arkadaşlarımın birçoğu bir dönem grafik tasarımı yapmıştır diyebilirim. Eserlerinizin temelini oluştururken nelerden ilham alıyorsunuz ve model kullanıyor musunuz? Benim eserlerimin dışa vurumu, çok alışılmış olan klasik resim tarzında değildir. Ben, grafik tasarımından aldığım disiplinle, farklı bir anlayış ve görsellikle çalışıyorum. Bu sergimde, daha yüzeysel resimler var. Resimlerimde de perspektif, renk, ışık, gölge gibi unsurlarla pek uğraşmıyorum. Bunların yerine, eserlerimi daha spontane bir takım fırça darbeleri ve renk kütleleri ile oluşturmaya çalışıyorum. Aldığım temel bilgilerde de bu anlayış vardı. İlhamımı, yaşamımda ve eğitim hayatımda edindiğim izlenim ve düşüncelerimden alıyorum. Resim yapıyordum ama bir dışa vurum karakteri, yani “dil oluşturmak” için özgün bir şey yaratmam gerekiyordu. Bunu da yine ancak kendimden bir şeyler katarak oluşturursam kalıcı olacağını düşündüm. Dışarıdan alacağım bir örnek veya seçme bir ustanın benzeri işler yaparsam, kalıcı olmayacağını ve eserlerimin de o aldığım şeye hizmet etmiş olacağına inanıyorum. Bu nedenle, kendi yaşanmışlıklarımı ve kendi kültürümü incelemeye başladım. Anadolu çok uzun bir geçmişe ve yaşanmışlığa sahip bir bölgedir. Bu bölgenin bir özelliği de Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü görevi görmesidir. Bu yoldan geçen tüm insanlar yaşantılarından kültürel veya sanatsal bir şeyler bırakmışlardır. Bizim de bunlardan yararlanmamız gayet doğal hakkımızdır çünkü bu topraklarda nefes aldık, büyüdük ve benliğimiz burada oluştu. Doğal olarak, insanlar ancak çok iyi bildikleri bir şeyi takılmadan dışa vurabilirler. Öbür türlü, başka bir insanı veya başka bir ülkenin kültürünü alıp sorunlarını irdelemek bence yapay kalıyor. Çünkü hem o kültür hem de sorunlar bizim değil. Günümüzde kendi kültürümüz denildiğinde insanlardaki tepkinin sebebi, kültürümüzün çok ucuz bir şekilde kullanılmış olmasıdır. Kimi sanatçılar, kalkıp da eski bir şeyi alıp da aynısını yeniden ortaya koyuyorlar. Örneğin, eski bir kitaptaki minyatürleri aynen alıp sadece biraz daha büyüterek, “Bu eseri yaparken geleneksel kültürümüzden esinlendim” diyebiliyorlar. Bu yapılanlar, benim açımdan yaratıcılık falan değil. Ben bir resmi yaparken, aynen bir müziğin tasarlanışı gibi çok planlama yapmıyorum. Olayları dışa vurmaya başladığım zaman, resim de şekillenmeye başlıyor. O şekillenmenin sonunda, resmime baktığım zaman, kendimi görüyorum. Bu da çok daha doğal oluyor. Zaten resmi güzel yapmak veya tam olarak doğru yapmak gibi bir kaygım da yok. Resmin doğrusu veya yanlışı da yok çünkü resim subjektiftir. Matematiksel veya bilimsel değildir. Doğru ve yanlış ancak bilimde vardır. Onu ölçer, biçersiniz ve daha sonra test edersiniz. Sonuç doğru çıkıyorsa, siz de doğruya ulaşmışsınızdır. Ama sanat böyle değildir. Tamamen bireye göre bir dışa vurumdur. Benim vermek istediğim de birtakım duygularımı karşıya hissettirebilmektir. SANATIN YAKTIĞI “YENI IŞIKLAR” VARDIR Çalışmalarınızda at temasını sıklıkla kullandığınızı görüyoruz. Atlar sizin için ne ifade ediyor? At geçmiş toplumlar ile günümüz arasında bir köprü oluyor ve taşıyıcı görevi görüyor. Ayrıca at formu, benim çizgilerime de çok uygun geliyor. Bir defa çok güzel bir form. Atın, o dinamizmi, hareketliliği, fırça hareketlerinin çıkışını gayet güzel veriyor. O zaman geriye kalan, farklı resimler yapabilme coşkunuz oluyor. Ben resimlerime başlarken hiçbir zaman oturup da eskiz yapmam. Yani oturup da kağıtlara eskizler yapıp daha sonra gerekli ayarlamalarla onları büyüterek resim yapamıyorum. Çünkü öyle başladığım zaman resimlerim de “kitsch” çıkıyor. Çünkü eskizi yaparken resmin heyecanını yaşamış oluyorum. Daha sonra, asıl resme başladığımda, yaptığım şey “işçilik” oluyor. O sırada yeni bir şey yaratamayacağım için resmin hazzını yaşayamıyorum. Ben her resmim bittikten sonra, onu karşıma koyup baktığımda müthiş bir keyif alıyorum. Sanatçının kazancı da budur. O keyfi yaşayabilmek. Bundan dolayı eskiz yapmıyorum ve doğaçlama çalışıyorum. Tabii ki bu da kolay bir şey değil. Ancak yılların birikimi ile yapılabiliyor. Bir fırça darbesinden hemen sonra ne gelmesi gerektiğini bilinçaltınız size söylüyor. Ayrıca, planlı olarak yaptığım resimlerin çoğu da bozuluyor. Bu nedenle, mecburen üzerine başka bir renk çekip de yeni bir şey yapmaya çalışıyorum. Prof. Dr. Fevzi Karakoç, Hasan Ali Say’a konuştu. 42 TJK’NIN SESİ ŞUBAT 2020

RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=