2019_Mart

12 TJK’NIN SESİ MART 2019 Kültürel ve bilimsel çalışmaları nedeniyle çeşitli ödüller alan Mim Kemal Öke, karakalem resimlerinden oluşan kişisel ve kolektif sergiler açmıştır. Kızıyla beraber Türk sanat, halk ve tasavvuf musikisi korolarına katılmakta ve binicilik sporu yapmaktadır. Engelli dostudur... Sosyal duyarlılığı uzantısında engelli bireylere ritim ve dans (folklor) dersleri vermenin yanı sıra, ‘‘Down Sendromu’’ konusunda yapmış olduğu araştırmaları ve deneyimlerini kitaplaştırmıştır. Bu alanda çeşitli konferans ve seminerlerle ‘‘Yaralı Ceylanlar’’ diye tanımladığı ebeveynleri bilgilendirmeye ve motive etmeye çalışmaktadır. Engelliliğin bir medenilik kıstası sayılması düşüncesinden hareketle, bir tarihçi kimliğiyle XXI. Yüzyılda Küresel Toplumun, ‘‘Medenileşmenin neresinde?’’ olduğunu sorgulamakta ve postmodern çağ insanının kişilik - kimlik - ruhsal sorunlarına odaklanmaktadır. Türkiye’nin en genç profesörü unvanını aldığınız 1990 yılından tam bir sene sonra, şemsiniz olduğunu ifade ettiğiniz down sendromlu kızınız Nazlı Hilal dünyaya geldi. Bu süreçte yaşadıklarınızı bizimle paylaşır mısınız? Çok sarsıcı bir süreçti. İnsanın hayatında bayağı bir zelzele oluyor. “Niye benim başıma geldi?” diyorsunuz ve adeta bütün musibetler toplanmış da sizi bir silindir gibi ezmiş diye düşünüyorsunuz. Ama “ilahi bir dokunuş” diyelim... İnsan bu durumdan sıyrılırsa ve kendini toparlarsa, bu hayatın da çok güzel olduğunu görebilir. Ben bu süreci yaşadım ve bunun bir nimet olduğunu düşündüm. Külfetlerini bir kenara bıraktım. Zorluğunu da şu şekilde ifade edebilirim, ata binmek istersiniz ama at önce sizi biraz korkutur. Binmek için yanına geldiğinizde, adeta bir apartman gibi dikilir önünüzde. “Ben bu ata nasıl binerim? Acaba üstüne binsem, beni üzerinden atar mı? Binerken düşer miyim? Tepe taklak yere çakılır mıyım?” dersiniz ama bindiğiniz zaman şöyle bir “Ooo...” dersiniz. Onunla birlikte ovaları, yaylaları, dağları, kısacası coğrafyayı seyretmek çok daha farklı olur. Nazlı da benim hayatımda öyle oldu. Nazlı, benim Burak’ım oldu ve beni çok güzel yerlere taşıdı. Kızınızın size insan olmayı öğrettiğini söylüyorsunuz... Nazlı’dan sonraki yaşamınız nasıl değişti? Şöyle ki, ben İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’nde Profesörüm. İşim, beşeri ve toplum bilimleri... Bizim araştırdığımız konular, insanların nasıl mutlu olabileceği ve insanların sorunsalıdır. Benim de temel sorum şuydu: “Medenileşmenin neresindeyiz?” Yani, insanoğlu yaşıyor da acaba ilerliyor muyuz? İlerleme sadece parasal boyutta mı değerlendirilmelidir? İnsan mı, yoksa sistem mi bozuktur?.. Ben bütün bunlara cevap ararken, bir anda Nazlı karşıma çıktı ve bana bütün bu soruların cevaplarını verdi. Bana, “Eğer insan bozuk olursa, sistemi de bozar” dedi. İnsanın “iyi” olması, medeni olması neye bağlıdır? Kalbinin kalitesinin iyi olmasına bağlıdır. Nazlı bir iyilik meleği gibi geldi ve adeta bir kandil gibi benim yolumu aydınlattı. Bütün akademik uğraşlarımın arka planında olan sorunsallarıma, bir anda cevap verdi. Nazlı gibi özel çocukların yaşama daha aktif olarak katılabilmeleri amacıyla ritim terapi ve atlı terapi gibi çalışmalar yaptınız. Bu çalışmalar ne kadar faydalı oldu? Nazlı gibi özel çocuklarımız için, ki ben onlara “sıra dışı” veya “özel” çocuklar diyorum, eğitim şart. Eğitilebilir çocuklar. Bu eğitim sürecinin dışında da onların hayatta gerçekten mutlu olabilmeleri, bir takım tamamlayıcı unsurlara bağlıdır. Bu unsurlardan birisi olan ve çocuklarımızın müzikle uğraşmasını sağlayan ritim terapi gerçekten çok önemlidir. İkincisi ve bence çok önemlisi de hippoterapiydi. Nazlı, bütün hayvanları çok seviyor, bizim dikkat etmediğimiz bir şekilde, kedilere ve köpeklere meraklı. Hayvanlar alemine karşı bir yakınlığı var. Özellikle, benim bile yaklaşmaya korktuğum kocaman köpeklerle üst üste, alt alta oyunlar oynayabiliyor. O sıralarda, bir arkadaşımız hiç hippoterapiyi düşünüp, düşünmediğimizi sordu. Ben de henüz hiç düşünmediğimizi söyledim. Daha sonra, bir arkadaşımızın yakınının çiftliğine gittik. Bu çiftlikte hippoterapi yapılıyordu. Hem yurtdışından hem de Türkiye Jokey Kulübü’nden sertifikası olan bu at çiftliği güvenilir bir yerdi. Nazlı çiftliğe gider gitmez, artık oranın havasından mıdır, yoksa kokusundan mıdır, yoksa atların muhteşem pozitif enerjilerinden midir bilemiyorum, adeta atların ayaklarına kapanıp, onlara dokunmaya ve yüzlerini sevmeye başladı. İlginç olan başka bir nokta da atların ne kadar ürkek canlılar olduklarını biliriz. Bu duruma rağmen, atlar da adeta Nazlı’yı severcesine kafalarını uzatıp, onu sevdiler. Daha sonra, oradaki NAZLI HİLAL ÖKE

RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=