2018_Temmuz
Yavuz Sarıkaya 50 yıllık çınarlarımızı tanıttığımız ve onların yıllara yayılan tecrübelerini aktardığımız sayfamızın bu ayki konuğu; çocukluk yıllarından bu yana hep içinde at sevgisi besleyen, aileden atçı çınarımız Yavuz Sarıkaya oldu. Kendisi ile Bebek’te bulunan evinde sohbet ettik. Bizleri anlattıklarıyla çok eskilere götürdü. Umarız sizler de okurken o güzel yıllara gider ve bizim kadar keyiflenirsiniz... ATLAR ILE ILK TANIŞMA ANKARA’DA... 1934 senesinde, Ankara’da doğdum. Büyüdüğüm mahalle de hipodroma çok yakındı. At yarışlarına yakın olduğumuz için de babam beni ve ağabeyimi hep hipodroma götürürdü. İşte, o yıllardan itibaren bu aşıyı vücuduma aldım. Hatta, babam elimize bir Lira verir, bize plase oynatırdı. Daha sonra, 1956 - 57 senelerinde elimize toplu bir para geçince ağabeyim dedi ki; “Satışlardan 4 tane at alalım da atçılığa girelim.” Rahmetli ağabeyim Yüksel Sarıkaya, atçılığa çok meraklıydı. Hatta, jokeylerle falan da arası çok iyiydi. Neyse, ben bu at alımına müsaade etmedim. Fakat, 1959 senesinde yedek subay olarak Karaköse’ye gidince, İsmail Dinçer ona Simsaroğlu Ekürisi’nden Tufanlı diye bir at aldırmış. Safkan da koşar vaziyette ve iyi bir at, II. Tufan yavrusu. Bu şekilde atçılığa giriş yapmış olduk. Sanıyorum o günün parasıyla 10 bin Lira’ya alınmıştı. Bizde iki yarış koştuktan sonra arızalandı. Ertuğrul Özsoy’un, Malazgirt isimli atını geçti. Hatta, Malazgirt daha sonra aygırlık da yapmıştır. ASKERLIK BITER ATÇILIK BAŞLAR... 1962’nin sonlarında, askerden geldikten sonra, rahmetli Ahmet Kesebir ile birlikte Mahmudiye Harası’ndaki deforme satışlarından Kanarya ve Çakır isimli iki tay aldık. Onlar da biraz bir şeyler yaptı ve sonrasında da arızalandılar. 1963 senesinde, Bahattin Başaran ile birlikte 5000 liraya ortak bir at aldık. Ama sonra çok pişman oldum çünkü, her halinden bir şey olmayacağı belliydi. Bilahare, 1970 yıllarında Şükrü Dinçel’den aldığım Nosana isimli kısrak bana bir tay doğurdu. Fakat, çok ufak bir taydı ve kısrağın da üçüncü yavrusuydu. Zaten, ilki sorunlu olmuş fakat, rahmetli Osman Atakol o tayı bana “Çok süratliydi!” diye anlatırdı. İkinci tayı da çok ufak doğmuş. Sonra bana doğan üçüncü tayın ismini Konçuy koydum. Kafamdan, “Bundan hiçbir şey olmaz” dedim ve şöyle keyif yaptıracak bir tay arayışına girdim. Onun üzerine rahmetli Şadi Eliyeşil vefat ettiği için, mirasçılarından Kevser Hanım, elindeki atları satıyordu ve Prince Tudor - Golden Gun orijinli bir tayın satılık olduğunu duydum. 140 bin Lira isteniyordu ve o zaman için muazzam bir paraydı. Neyse, ben parayı bastırdım ve bu tayı aldım, idmanını da Münir Kasım yaptırmaya başladı. O arada, Konçuy da büyümeye başladı. Onun antrenörlüğünü de İbrahim Kurt’a verdim. Ben pek fazla ilgilenemiyordum çünkü, o zamanlar Ankara’da işlerim çok yoğundu. rahmetli Ekrem Kurt da Sadık Bey’in atlarıyla ilgileniyor ve kışın Adana, ilkbaharda çoğunlukla Ankara’da oluyordu. Ankara’da olduğu zaman, hemen hemen her gün birlikteydik. Bir gün; ■ “Atlardan ne haber Yavuz?” dedi. ■ “Benim iyi atın dizine ilaç çekmişler Ekrem” dedim. ■ “Yahu bırak onu ben ötekini soruyorum...” ■ “Ötekini ne soruyorsun, Arap atı gibi, bundan at falan olmaz!” ■ “Yok, yok! Onun anası Avrupa’ydı değil mi?” ■ “Evet...” ■ “Sen ona bak!” ■ “Yahu Ekrem, ben onun neyine bakayım...” ■ “Sen beni dinle ona bak diyorum.” KONÇUY HER GEÇEN GÜN GÜZELLEŞIYOR... Biz de üzgünüz tabi şampiyon gözüyle baktığım atımıza ilaç çekilmiş. Aradan bir müddet daha geçiyor, ilaç çekilen tayım iyileşiyor ve Konçuy ile beraber işlere başlıyorlar. Golden Star, yani o iyi olan tayım ile benim ufak Konçuy beraber çalışıyorlar ama Konçuy öyle bir iş yapıyor ki, üstündekinin tayı tutmaya çalışmasından eyeri kayıyor. Tuta tuta, 38 yapıyor ki o zaman pist çok ağır, 38 yapmak bile çok büyük başarı. Bir müddet sonra tayları izlemek için İstanbul’a geldim. Benim Konçuy sahaya girmemeye başlamış, o nedenle İbrahim Kurt bunun sırtına bir kum torbası koyup o şekilde lonj yaptırıyormuş. Bir de yarışa yazmışlar fakat, tayın kenteri bile yok. Ama İbrahim dedi ki; “Bu tayın yarış koşması lazım çünkü, sahaya sokup çalıştıramıyoruz, ancak yarışla galobunu verebileceğiz.” “Peki” dedim. “Binmesi için Ekrem’e teklif götürdünüz mü?” diye de sordum. “Yok teklif etmedim” dedi. Neyse, bir hevesle yarış günü tayımızı izlemeye geldim. Bizim at çıktı numarayı aldı, düzlüğe kadar lider geldi, sonra da üçüncü kaldı. O kadar idmansız olunca nefesi yetmemiş. Yarış sonrası Ekrem beni görünce; “Yavuz üzülme atın çok iyi koştu” dedi. Ben anladım ki Ekrem ikinci yarışında binecek ve öyle de oldu. Bizim o ufak tayımız da ikinci yarışında uzak ara birinci oldu. Çok kabiliyetli bir taydı. Üç yaşına döndüğünde de Konçuy’un Gazi Koşusu’nu kazanması bile ihtimal dahilindeydi ama ben o sırada yurtdışındaydım ve galiba hakkını yedik. Sonraki zamanlarda da bu ufak tefek safkan hep Grup Koşular koştu ve kolay kolay da tabeladan düşmedi, çok başarılı bir at oldu. 43 TJK’NIN SESİ TEMMUZ 2018
Made with FlippingBook
RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=