2017_Eylul

42 TJK’NIN SESİ EYLÜL 2017 M.Ö. 300’lerde bilinen dünya şimdikine kıyasla oldukça küçük sayılırdı. Avrupa’nın Akdeniz kıyıları, Trakya, Anadolu, Afrika’nın kuzey kıyıları, Orta -Doğu ve az bilinen Hindistan dışında başka bir dünya yokmuş gibi davranılıyordu. Bunun dışındaki dünyanın siyasi ve ekonomik olarak pek de bir değeri yoktu. Orta Asyalılar, Çinliler ya da Afrikalılar tabr - i caizse “adamdan” sayılmıyordu. İnsanlık tarihinin en göz kamaştırıcı komutanlarından biri işte bu dönemde dünyaya geldi. Biz fanilerin hayatı kah yükselerek, kah düşerek kör topal ilerlerken bu istisnai insanın hayatında yükselişten, zaferden, galibiyetten, başarıdan, ihtişam adına sayılabilecek herşeyden başka zerre bir şey yoktu. Hayatına zirvede başlamış ve zirvede bitirmişti. Tüm savaşlarını kazanmış, başarılarıyla insanlığın aklını başından almıştı. Onun ünvanı dilimize İngilizce’de “great” karşılığı “büyük” olarak çevrilmişse de, bu kelime daha çok, iki veya daha fazla kişiden yaşca büyük olanı, kudreti ve gücü tanımlar. Oysa ki bu kelimeyle kişinin insanüstü niteliklerini, ulaşılamazlığını, görkemli başarıların sahibi olmuşluğunu anlatmak isteriz. Nasıl ki, Süleyman’a “büyük” demek durumu yeterince anlatmıyorsa, İskender’i anlatmakta da yetersiz kalır. O, kelimelere sığmayan Muhteşem İskender’dir. O, Makedonlara göre tanrıların soyundan gelmiş bir kral, Babillilere göre dünyanın sonuna ulaşmayı başarmış bir komutan, Perslere göre ise aşılmaz görülen uçsuz bucaksız, zaptedilmesi imkansız Hindistan’ın fatihi idi. Bu olağanüstü insanın evvel hayatı en parlak yıldızlardan daha parlak geçse de, ahir hayatı genç yaşta tanıştığı ve hiç ayrılmadığı sevgili atı Bukefalos’dan daha parlak olmayacaktı. Makedonya Kralı Philippe’in oğlu olan İskender, büyük sevgiyle bağlandığı atıyla tanıştığında daha 12 yaşındaydı. Bir tüccarın Kral Philippe’e satmaya çalıştığı at huysuzlanıyor, insanları değil sırtına bindirmek, en usta binicileri bile kendinden uzak tutuyordu. Meydanda birikmiş olan kalabalık bu çekişmeyi merakla izlerken parlak sarı saçlarıyla “küçük” İskender ata binmeyi başarabileceğini söyleyerek babasının durumu onaylamasını bekledi. Bu parlak zekalı genç hıncahınç dolu kalabalıktan hiç kimsenin, en usta savaşçıların, komutanların bile göremediğini farketmişti: At öğleden sonrasının güneşinde kendi gölgesinden korkuyordu. Ata yavaşça sokulan genç adam gölgeyi atın arkasına alarak yavaş hareketlerle, güvenini kazanmaya çalışarak sırtına binebildi. Daha sonra hızla meydandan uzaklaştı. Kalabalık atın ve binicinin gözden kaybolduğu noktaya odaklanmıştı. Neyse ki, kısa bir süre sonra at ve binicisi çıkageldi. Sıkı birer dost oldukları hallerinden anlaşılıyordu. İskender ilk savaşından galip çıkmıştı. Hayatının sonuna kadar hiç ayrılmayacağı dostuna “Bukefalos” adını verdi. Diğer at cinslerine göre nispeten daha iri olan kafasından dolayı “öküzbaşlı” anlamına gelen bu adı seçmişti. Kaynaklara göre bu at Akhal Teke, Fergana veya Friesan cinsi idi. Siyah renkli ve büyük kafalı olduğunu düşündüğümüzde Türkmenistan kökenli olan Akhal Teke olma ihtimali kafasının küçüklüğünden dolayı zayıftır. Özbekistan’da yetiştirilen Fergana cinsi için de aşağı yukarı aynı şeyler söylenebilir. Hollanda’da yetiştirilen, tamamı siyah olan türün koca kafalı Friesan olma ihtimali çok yüksektir. O “muhteşem” askeri bütün savaşlarında sırtında taşıyacak olan at, işte bu at idi. En korkunç atakları beraber yapıyorlar, insanlık tarihinin en kanlı savaşlarının orta yerine olağanüstü cesaretle beraber atılıyorlardı. Dünya üzerinde paraya resmi basılan tek at Bukefalos olacaktı ki bu, ileride yaşayacağı şanın gölgesi bile olamazdı. Muhteşem İskender, babası Kral Philippe’in bir Persli tarafından suikast sonucu öldürülmesinden sonra tahta aniden oturmak zorunda kaldı. Oturmak mecazdı tabii ki, hayatının sonuna kadar durmayacaktı. Trakya’dan Hindistan’a, ta İndus Vadisi’ne kadar bilinen antik dünyanın tamamını fethetti. Makedonya, Yunanistan, Filistin, Mısır, Tacikistan, Afganistan ve Hindistan dört yılda İskender İmparatorluğu’nun bir eyaleti oluvermişti. Fethettiği topraklarda yetmiş adet “İskender” şehri kurdu. (Bunlardan bir tanesi de bizim İskenderun’dur.) Kütüphaneler ve kervansaraylar inşa ettirdi. Batı ile Doğu’yu birbirine bağlayan bir kültür köprüsünün ilk büyük mimarıydı. M.Ö. 300’lerde antik dünyanın egemeni Pers İmparatorluğu Asya’nın, Doğu’nun ve Batı’nın tek hakimi idi. Nerdeyse canı sıkıldıkça Yunanlıları, Mısırlıları, Hindistanlı gariban krallıkları pataklayıp duruyordu. En yüksek savaş tekniğini Persler geliştirmişler, askeri yapılarıyla tüm dünyaya korku salmışlardı. Diğer ülkeler falanklar tarzında askeri örgütlenmeleriyle ancak kendi coğrafyalarında başarılı olurken, Persler profesyonel ordularıyla dünyaya hakimiyet kurmak için örgütlenmişlerdi. BÜYÜK KOMUTANLAR MUHTESEM ISKENDER VE 1883’DE YAPILMIŞ EDINBURGH’DA BULUNAN İSKENDER VE BUKEFALOS HEYKELİ...

RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=