2017_Aralik

40 TJK’NIN SESİ ARALIK 2017 Yaklaşık 300 Lira gibi o dönemde büyük sayılabilecek bir para kazandım. Soluğu İstiklal Caddesi’nde, o zamanın önemli oyuncakçılarından Japon Mağazası’nda aldık. Langırt gibi pahalı oyuncaklar ve pul koleksiyonu yaptığım için de çeşit çeşit pullar aldım. Bu arada paranın yarısı gitti. Oyuncakları arkadaşımın evine sakladık, fakat ben bir yerde boş bulunup kalan paramı cebimde unutmuşum. Bu arada hafta sonu olmuş, tabii ki annem elbiselerimi ütüleyecek ve beni Pazartesi günü okuluma hazır edecek. Bu arada İş Bankası’nda çalışan babamın maaşı kadar bir parayı cebimde buluyor ve doğru babama gidiyor. Bir iki nasihatla bu işten kurtuluyorum fakat bu olay bir süre daha yarışlardan kopmama neden oluyor. Bir zaman sonra tekrar bu büyülü dünyaya geri dönüyorum. Olay sadece yarışlar değil, yarış aralarında yapılan sohbetler, lokalde geçirilen zamanlar derken tam anlamıyla kaptırıyorum kendimi Veliefendi’nin dünyasına. Sonuçta at yarışlarına 1970 yılına kadar olan ilgim, herkesin yaşadığından biraz fazlaydı diyerek özetleyebilirim ama 1970 çok farklı… At yarışları, önce sosyal yaşantımın merkezine yerleşti. Bir süre sonra da çalışarak para kazandığım ilk işim oldu. AT YARIŞLARININ MÜDAVİMİ OLMAM 1960 sonrası, belediyenin her yaz kiraya verdiği Florya Dinlenme Evleri’ne gidiyorduk. Bu evler “hesapta” kura ile veriliyordu ama orada kalan aileler hiç değişmiyordu. Hatta yaz sonunda giderken eşyalar da bırakılıp, ertesi yıl yine aynı dairede kalınabiliyordu. Bu nedenle, orada da bir arkadaş grubumuz vardı. Bizlerin ortak şikayeti, hafta sonları gelen misafirlerdi. Cumartesi ve Pazar günleri sahil adam almaz, adeta denizin rengi değişirdi. Bizler de kendimize, denize girmekten başka eğlenceler arardık. İşte öyle bir günde, günümüzde de at yarışlarına birlikte gelmeyi sürdürdüğüm bir arkadaşım, “Veliefendi’ye gidelim, güzel yarışlar var. Hem bugün Sadettin de koşuyor.” dedi. “Cümbür cemaat” tuttuk Veliefendi’nin yolunu. Çemberlitaş’tan arkadaşımız Atila Yılmaz’ların da Yılmaz XXXVI adında bir Arap tayı vardı. Hipodromda Atila’yı bulduk, Sadettin’i seyrettik ve sonuçta güzel bir gün geçirdik. Hafta sonları derken, hafta içi Çarşambaları da Veliefendi’den ayrılmaz olduk. Bize de hak vermek gerek. O günlerin at yarışlarından nasıl kopacaksınız? Sadece Sadettin değil, hayranı olduğum Rocky Mountain, Sancar, Sadrettin, Golden Sun, Gülay, Sumru, Kılıçarslan ve daha niceleri… Arap taylarında hepimizin favorisi Yılmaz XXXVI ama Ternah, Yalel, Tekden, Göztepeli de aynı jenerasyonda. Büyük Araplarda ise, başta şampiyon Çeliker olmak üzere, Atahan, Doruhan, Nizal ve Ekiz kıran kırana mücadele eden isimler. Onları hala konuşuyoruz. Böyle bir heyecanı başka yerde bulabilir miyiz? HER GÜN YARIŞ YERİNE GİDİYORUM Hipodroma gidiş, gelişlerimiz sırasında Atila Yılmaz’ın babası Agah Amca, ağabeyi Cavit ve onların tanıdığı Niyazi Yapakçı, Eşref Kaytaş, Hacı Alaaddin (Başkal), Ahmet ve Fikret Kesebir, Şükrü Kocabalkan, Mustafa ve İbrahim Tokgöz, Mevlut Atçı, Saim Harmanbaşı, Reşat ve Tarık Öner gibi isimlerle tanıştım. Ve gördüm ki bu işin mutfağı, vitrini olan yarış pistinden daha renkli… Mutfaktan kastım, ahırlar bölgesi ve oradaki lokaller. Koşu günleri sonunda gitmeye başladığım ahırlar bölgesinin kısa sürede “müdavimi” oldum ve haftanın yedi günü oradaydım. Semiral Bilbaşar, Cemal Sürel, Metin Körmükçü, Emin Kop, Ergin Tunçok, Oktay Ergökçen, Celalettin Çubukçu, Avram Barokas ve ilerleyen günlerde Osman Atakol, Atıf Er, Ekrem Kurt, Milhan Haşve, Mustafa Dinkçioğlu, Alpay Özoğul, Zekeriya Aydın, Mehmet Karamehmet, Kenan Atan, Sadık Eliyeşil, Cemal Kura, İsmail Dinçer, Burhan Şenemgen, Rahmi Özdeniz ve şu anda adını anımsayamadığım daha niceleri… Onlarla atları, yarışları konuşmak ya da sohbetlerine, şakalaşmalarına dinleyici olmak… İnanın, yarış yerinden dönerken, ertesi günü iple çekiyordum. HİLMİ NARMANLI GÜLSÜM VE NECMETTİN ELİYEŞİL

RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=