Bu ay sizlere milenyumun şampiyonlarından müthiş bir atı anlatacağız… Onu pistlerde izleme şansı bulanların, ekleyecek sözleri mutlaka olacaktır. Hepsine hak veririm… “Müthiş ne kelime, çok daha fazlasıydı” diyerek unutulmaz yarışlarından, son 400 metredeki inanılmaz sprintinden söz edeceklerini biliyorum. Bazen düşünüyorum da, böyle şampiyonları anlatırken bizim sorumluluğumuz sanki daha da artıyor…“Acaba bir şeyler eksik mi kaldı?” diye, yazdıklarımızı durup, durup yeniden okuyoruz. Keşke bu atların öykülerini birlikte yazma şansımız olsa… 2003 yılında duyurduğu adını belleğimize kazıyıp, unutulmazlar arasına giren bir at. Son yirmi yılda at yarışları ile gerçek anlamda ilgilenen… Bir dakika, şimdi tam da yeridir… Burada durup şu “gerçek anlamda” sözcüğünü biraz açalım. Yarışsever var, yarışsever var… Koşan safkanlar bazılarımız için “üçüncü koşuda beş numara” olarak bilinir. Koşu biter, perde iner… Aynı safkan başka bir yarışa katıldığı zaman, rakamlar değişir. Bazılarımız ise onlara adlarıyla, özellikleriyle belleğimizde tutup, karşımıza her çıkışlarında bilgisayar verisi gibi değerlendiririz. Çoğumuzun başına gelmiştir, bir arkadaşımız koşudaki atları rakamlarla anlatmaya başlayınca; “Bir dakika ya… Bu iki numara, yedi numara dediklerinin adları yok mu? Adlarını söyle, biz de zihnimizde canlandıralım.” diye uyarırız. Atın adı yerine o koşudaki numarasından söz etmek, safkana saygısızlık kadar, bu işi pek bilmemek anlamına da gelir. Benden söylemesi… Türkiye’de yetişen, 1400 - 1600 metrede, küresel anlamda “miler” deyince, onun adını en önlerde bir yere mutlaka yazarız. Bunu çok katılımlı bir ankete çevirirsek, büyük olasılıkla ilk sırayı da o alır. “Şampiyonu ne zaman anlatacaksın” diyenleri duyar gibiyim. Onu daha iyi tanımak için “Sabırlı” olmak, ipin ortasını değil, ucundan tutup ilerlemek gerek. Pekala, uzatmayalım. Onun adı “Sabırlı”… Hiç birimiz bu sahaya zembille inmedik. Farklı, farklı nedenlerle geldik. Yarışsever olarak başlayıp, at sahibi, yetiştirici ya da sektörün farklı paydaşları arasına giren bir çok kişi var. Sabırlı’nın yetiştiricisi ve sahibi Aydoğan San da yarışsever olarak geldiği sahada, pek çoğumuz gibi kalıcı olmayı seçiyor. Onu büyük bir kuruluşta genel müdürlük ve icra kurulu başkanlığı (CEO) yapan başarılı bir iş insanı olarak tanıyoruz. Sonrasında kendi işini kurup, devletin ödüllendirdiği tekstil ihracatçıları arasına giriyor. Kendisini saygı ve rahmetle anıyoruz. Bir başka ilgi alanı da basketbol ve bu konudaki bilgisi, otoritelerle teorik anlamda tartışabilecek kadar ileri düzeyde. Aralarında Mehmet Dilber, Aydan Siyavuş gibi basketbol dünyasından ünlü isimlerin bulunduğu bir arkadaş grubu var. Fırsat buldukça… Belki de “fırsat yaratıp” demek daha doğru olacak, sık sık Veliefendi’ye birlikte geliyorlar. Aydoğan San’ı sonraki yıllarda da, yine basketbol dünyasının ünlü isimleri, örneğin Nur Gencer’le birlikte görürdük. ADIM ADIM ATÇILIĞA Bir yarışseverin atçıya dönüşmesi kolay olmuyor. Ortamı sevecek, burada olmaktan keyif alacak. At yarışlarına ilk kez getirdiğimiz birçok arkadaşımız; “Yarışlar güzel ama iki koşu arasındaki otuz beş dakika (eskiden öyleydi) çok uzun. Peş peşe koşsalar daha iyi olmaz mı?” deyip, buna rağmen gişelerde, sıra gelmediği için bilet alamayanları görünce de şaşırırlardı. Bir yarışseverin atçıya dönüşmesini anlatıyorduk… Ona yol yordam gösterip, yardımcı olacak birileri gerek. Aydoğan San, Muammer Kitapçı ve Yıldırım Gelgin, ABD’den abi kardeş gibi arkadaşlar. Kitapçı ve Gelgin atçılığa daha erken başlamışlar. Aydoğan San gruptaki yarışseverlerden Cüneyt Çalıcıoğlu’nun da dayısı. Söz ettiğimiz yıllarda ABD’de öğrenci olan Çalıcıoğlu da, yaz tatillerinde İstanbul’a gelip hafta sonlarını bu grupla birlikte Veliefendi’de geçiriyordu. Çalıcıoğlu şöyle anlatıyor: - O günlerde protokol tribününe falan çıkmak yok. Oraya çıkabilen tanıdığımız tek kişi Edip Çizmeci Abimizdi. Bizi yukarıya davet eder, ekip halinde yanına giderdik. Birinci tribünün sağ alt köşesinde de dışarıda masaları olan bir lokanta vardı. Yarışların son 400 metresini oradaki sandalyelerin üzerine çıkar seyrederdik. Cüneyt Çalıcıoğlu at öykülerini küçük yaşlardan itibaren dinlemeye başlamış: - Ben Adanalıyım. Dedem beni yanına oturtur, atlarımızı anlatırdı. O günlerden kalma bir ilgi ve merak oluştu. Sadık (Eliyeşil) Beyin yetiştirdiği Akkor - Gülendam orijinli Doğançay’ın satılık olduğunu Mücahit Yeşilyurt’tan öğrendim. Kısrak, Sadık Bey’in önem verdiği bir kan hattına sahipti. Damızlık yapmak için bu kısrağa talip oldum ve Aydoğan San’a da haber verdim. Beraber alalım dedi. Çalıcıoğlu - San ikilisinin ilk atları olan Doğançay, 1972 Gazi Koşusu galibi Akkor ile Gülendam’ın yavrusu. Gülendam da, Elvis - Linda orijinli. Elvis’in erkek yavrusu yok gibi bir şey… Zaten Linda’nın erkek yavrusu olsa, satın almak için kapıda kuyruk olur… Kimler Linda’nın erkek yavruları? Başta Karayel… Sonra; Plevne, Tuğrulbey, Bora Bora ve Hafız… Haksız mıyım? Plevne Galip Ekenler’in, Tuğrulbey Safiyettin Sakarya’nın, Bora Bora Avram Barokas’ın atları, Karayel ve Hafız’ın sahiplerini söylemeye gerek yok… Aydoğan San ile yeğeni Cüneyt Çalıcıoğlu atçılığa ilk adımlarını bu kısrağı satın alarak birlikte atıyorlar. Doğançay’ın Running Mill’den doğan 1986 doğumlu erkek tayı Running River, 1990 yılı ortalarına kadar onlarda koşuyor. Bu kısrağın başka tayı da olmamış. Sahip oldukları ilk safkan Doğançay, yetiştirdikleri ilk tay Running River ama koşan ilk atları o değil. Running River 1988 yılında koşmaya başlıyor. Kısrağın alımı ile tayının koşması arasındaki süreçte boş durmuyorlar... Hem yakın dostları Edip Çizmeci ve Yavuz Sarıkaya’nın taylarını görmek, hem de -büyük olasılıkla- orada kalan kısraklarına bakmak için sık sık TJK İzmit Pansiyon Hara’ya gidiyorlar. 32 • www.tjk.org • O BİR EFSANE •
RkJQdWJsaXNoZXIy ODAzNjM=